Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi Göğüs Cerrahi Merkezi 3. Cerrahi Kliniği
< ANA-SAYFA > < HASTALIKLAR > < MAKALELER > < SİGARA > < ENGLISH-VERSION >
 
MEZOTELYOMA

                                                              MESOTELYOMA
Dr. Akif Turna

Plevral mezotelyoma, nadir bir kanser tipi olarak ilk olarak 1960’ta tanımlanmıştır. Epidemiolojik çalışmalar, insidansın son 20 yıldır artmakta olduğunu göstermektedir(1). Hastalığın teşhisinde genellikle gecikilmekte ve tüm tedavi modalitelerine rağmen tam tedavi şansı oldukça azdır.
Epidemioloji:
Asbest ile malign  mezotelyoma arasındaki bağlantı, ilk olarak 1960’ta Wagner ve çalışma arkadaşları tarafından bildirildi(2).  Bu ilişki, daha sonra bir çok araştırmacı tarafından da gösterildi. Asbest liflerinin bulunmadığı yerlerde malign mezotelyoma oldukça düşük oranlarda bildirilmektedir. Asbest bulunduran bölgelerde yaşayanlarda her 100 ölümden birinden sorumlu iken bulundurmayan bölgelerde by oran 10.000’de 1 ölüme kadar düşmektedir (3). İngiltere’de yapılan bir çalışmada, mesleki ortamda asbeste maruz kalmanın tüm mezotelyoma olgularının %90’ını oluşturduğu bildirilmiştir(4). Çalıştıkları ortamda asbeste maruz kalan her 10 işçiden birinin mezotleyomaya yakalanarak hayatını kaybettiği yayınlanmıştır (5). Asbest, bir çeşit silikat lifidir ve 2 major altgrupta incelenebilir: Amfibol ve serpentin lifleri. Krizotil asbest, serpentin grubunda incelenirken, amfibol lifleri krokidolit, amozit, tremolit, antrofilit ve aktinolit grupları olarak değişik altgruplara ayrılır. Serpentin lifleri, büyük lifler olup, büyük hava yollarından daha ileri gidemez iken, ince amfibol lifleri akciğer lenfatikleri içinde dolaşarak interstisyel boşluklar ve subplevral alanlara ulaşarak buralarda takılarak kalırlar. Hatta asbest lifleri bu subplevral alanlardan lenfatikler ile peritona taşınabilir. En çok amfibol lifleri, bunların içinde de krikodolit asbesti mezotelyomaya en çok neden olan maddedir. Amfibol lifleri, deney hayvanlarına uygulandığında mesotelyomanın oluştuğunun saptanması, bu maddenin mezotelyomaya tek başına neden olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte Türkiye’de asbest içermeyen erionit liflerinin mezotelyomanın en önemli nedeni olduğu bulunmuştur. Erionit lifleri, bir tür(zeolit) volkanik kayanın içinde bulunmaktadır ve özellikle orta Anadolu olmak üzere yaygın olarak saptanmaktadır. Barış ve çalışma arkadaşları erionit liflerinin oldukça yoğun olarak bulunduğu Konya’ya bağlı 604 nüfüslu Karain köyünde 1970 ile 1981 yılları arasında 62 kişinin mezotelyoma nedeni ile hayatlarını kaybettiğini bildirmiştir(6).  Bu köyde yaşayan 20’li ve 30’lu yaşlardaki kişilerin en sık mezotelyoma saptanan grup olması da, bu etkenin en az 20 yıl gibi bir maruziyet ile hastalığın meydana gelmesine neden olduğuna bir kanıt olarak gösterilmektedir. Simian Virus 40 (SV 40)’ın da mezotelyomanın bir diğer nedeni olduğu gösterilmiştir. Radyoaktif ışımaya maruz kalmanın da daha düşük bir oranda mezotelyomaya neden olduğuna dair bulgular yayınlanmıştır(7). Sigara içimi tek başına hastalığa nedne olmamakta, ancak sigara ile asbest ya da erionit maruziyeti sinerjik etki göstermektedir.
    Malign mezotelyoma belirgin olarak 2 ayrı yaş aralığında görülmektedir: Özellikle İç Anadolu bölgesinde olduğu gibi doğumundan itibaren erionit lifleri maruziyeti olan bölgelerde 20-30 yaşları arasında hastalık klinik olarak ortaya çıkmakta, ancak, mesleki olarak asbest liflerine maruz kalanlarda en az 20 yıllık maruziyet süresi, 60’lı yaşlarda dolduğundan mezotelyoma bu yaşlarda saptanmaktadır.
    Oluşum Mekanizması ve Karsinogenez:
    Mezotelyoma’nın oluşum mekanizması ile ilgili çalışmalar, en çok asbest’le ilgili olarak yapılmıştır. Bu etmene ilişkin ortaya çıkarılan mekanizmaların diğer etmenlere bağlı olan mezotelyomlarda da benzer olduğuna dair bulgular yayınlanmıştır ancak bu konu henüz tam aydınlığa kavuşmamıştır.
    Asbest, sitokinler ve aktive makrofajlar tarafından yönetilen kronik bir inflamatuar ve fibrotik bir reaksiyona neden olur(8).  C-cis (Platelet kökenli büyüme faktörünün beta zinciri) gibi protoonkogenlerin fibrotik akciğer içindeki alveoler makrofajlarda yoğun  olarak eksprese edildiği izlenir. Bu da mezotel hücrelerinin aşırı proliferasyonuna neden olur. Ayrıca asbestin kendisinin hücre DNA’larını direkt olarak değişime uğrattığı gösterilmiştir(8). Asbest liflerinin, doku kültüründe hücrelerde c-fos ve c-jun gibi onkogenlerin oluşmasını sağladığı saptanmıştır(9). İnflammatuar dokuda sitokin salgılanımlarının arttığı ve özellikle İnterleukin 6’nın artışı ve bunun tümörün büyümesi ve progresyonuna katkıda bulunduğu saptanmıştır (10). Ayrıca, Dhaene ve çalışma arkadaşları, diğer bir çok tümör tipinde olduğu gibi, mezotelyomada da, telomeraz aktivitesinin artmış olduğunu, bunun da karsinogenezde bir rolü olabileceğini bildirmiştir(11). Bu bulgular, özetlenecek olursa, asbest liflerinin neden olduğu oksidatif stresin (serbest oksijen radikallerinin aşırı oluşumu), meydana gelen sitotoksisite, DNA hasarı, mutasyon, gen ekspresyonun ya da karsinogenezde en önemli rolü oynadığı belirtilebilir.
    Patoloji
    Mezotel hücresi hiperplazisine ya da diğer malign tümörlere neden olan benign inflammatuar ya da reaktif oluşumlar, patolojik incelemede mezotelyomayı taklit edebilir(12). Malign mezotelyoma teşhisi, deneyimli patologlar tarafından bile varılması zor bir teşhistir. Aktif tümörün varlığına karşın, tekrarlanan sitolojik incelemeler ve biopsilerde tümör saptanmayabilir. Tümör saptandığında ise, ışık mikroskopisinde tümör olduğu ispatlanmasına karşın, adenokarsinom ile mezotelyoma genellikle ayırt edilemez. Ayrımın tam yapılabilmesi için çoğu kez ileri histokimyasal, immunohistokimyasal ve hatta bazen elektron mikroskopisi incelemeleri gerekebilir. Malign mezotelyomaların histolojik sınıflandırılması Tablo 1’de görülmektedir.
Tablo 1. Malign Mezotelyomanın histopatolojik Alt Sınıfları
Epitelial
   Tubulopapiller
   Epiteloid
   Glandular
   Büyük hücreli (dev hücreli)
   Küçük hücreli
   Adenoid-kistik
   Taşlı-yüzük hücreli
Sarkomatoid (Fibröz, sarkomatöz, mezenkimal)
Mikst epitelyal-sarkomatoid(bifazik)
Transizyonel
Dezmoplastik
Lokalize fibröz mezotelioma

Geniş bir seride, tanı koyulan mezotelyomaların yaklaşık yarısının epitelial tipte olduğu, %34’ünün mikst ve %16’sının sarkomatoid tipte olduğu bildirilmiştir(13). Patologların karşılaştığı en önemli tanısal sorun, malignite tanısının yanı sıra, epitelial mezotelyomayı metastatik adenokarsinomdan ayırmaktır. Bunun için yapılan standart yöntemler dışında bazı ek histopatolojik çalışmalara gerek duyulmaktadır:
1)    Histokimyasal metodlar: Nötral mukopolisakkaridler, periodik asit-Schiff (PAS) diastazında kuvvetli pozitif olarak saptanırlar. Bu özellik adenokarsinomlarda sıklıkla saptanabilir. Mayer’s musikarmin metodu ile adenokarsinomlar kuvvetli pozitif olarak saptanarak epitelial mezotelyomadan ayrılırlar. Alcian mavisi boyası ise, hem mezotelyomalar hem de adenokarsinomda pozitif olarak bulunur.
2)    İmmünohistokimyasal metodlar:  Leu M1 antijenine karşı immünoperoksidaz boyası mezotelyomada negatif sonuç verirken, adenokarsinomların çoğunda pozitif sonuç vermektedir. Karsinoembriyonik antijene (CEA) karşı boyama adenokarsinomlarda orta-kuvvetli sonuç verirken, mezotelyomada olduğu gibi, renal, prostat, bazı over, endometrial kanserde de pozitif bulunmaktadır. Mezotelyoma hücreleri yüzeyinde düşük molekül ağırlıklı keratinler saptanabilir iken, sarkomalarda bu tip boyama negatif sonuç vermektedir. Adenokarsinomlarda musikarmin boyası sonuç verirken, mesotelyoma hücreleri boyanmazlar.
3)    Elektron mikroskopisi: Tüm standart ve histokimyasal boyamalara karşın çok nadir olmayarak, mezotelyoma tanısı konulmayabilir. Bu nedenle, bu patolojinin yoğun olarak teşhis edildiği bazı merkezlerde, elektron mikroskopisi neredeyse standart bir metod olarak önerilmekte, biopsi örneği alınır iken, ayrı bir kaba bir parçanın da ‘glutaraldehit’ içinde alınarak gerekirse elektron mikroskopik inceleme için hazır tutulması önerilmektedir.
Epitelial mezotelyomada, hücrelerin poligonal, uzun, yüzeyinde dallanan mikrovillusların, dezmozomların, yoğun tonofilamentlerin ve intraselüler lümen oluşumların bulunduğu izlenebilir. Primer akciğer, meme ya da gastrointestinal adenokarsinoma hücrelerinde ise, kısa ve nadir mikrovilluslar, bir kaç tonofilament, mikrovillöz kökçükleri ve lamellar cisimcikler izlenir.Uzun nukleuslar ve bol kaba endoplazmik retükülin ise sarkomatoid tipte bulunur.

KLİNİK:
    Genellikle 50 ila 70 yaşlar arasında, en az 20 yıllık asbest maruziyeti sonrası ortaya çıkar. Bu nedenle, doğumundan itibaren asbest içeren ortamlarda bulunan ya da Türkiye’de olduğu gibi erionit bulunduran topraklarda yetişen kişilerde 20-30’lu yaşlarda saptanabilmektedir. Erkek/kadın oranı 5/1’dir. Hastalar genellikle ilk olarak dispne ve göğüs ağrısı şikayetleri ile hekime başvururlar. Hastalarda nadiren çok ileri evreye rağmen bir şikayet olmaz ve genellikle tek taraflı, serbestçe hareket edebilen tesadüfen saptanan plevral efüzyon bulunur. Nadie hastada ilk başvuru şikayetleri meydana gelen pnömotoraksa bağlı olabilr. Hastalık %60 oran ile sağ taraflıdır, %5 olguda bilateral olarak saptanır. Pulmoner fonksiyon testi, hastalık, akciğerin çevresini sardığı için restriktif bir kısıtlılığı işaret eder. Laboratuar incelemelerinde eritrosit sedimentasyon hızında artış ve trombositoz dışında önemli bir değişiklik görülmez. Nadir olgularda, öksürük, hemoptizi, disfaji, boğuk ses, ateş ve Horner sendromu görülür. Fizik muayenede solunum seslerinin azaldığı ve perküsyonda hasta tarafta yaygın matite alınması dikkat çekicidir. İleri olgularda, hasta tarafta toraksın kontarkte olduğu izlenebilir. Plevral kaynaklı olan tümör, interkostal aralıktan dışarıya doğru büyüyerek bazı olgularda dışarıdan palpe edilebilen kitleler oluşturabilir. Bazı olgularda, supraklavikuler ya da aksiller metastatik lenf nodları palpe edilebilir. Mezotelyoma, peritonda da saptanabilir ve böyle olgularda batında assit görülebilir.
Otoimmün hemolitik anemi, hiperkalsemi, hipoglisemi, trombositoz olmaksızın hiperkoagülopati, uygunsuz antidiüretik hormon(ADH) salınımı sendromu mezotelyomalı hastalarda saptanan paraneoplastik sendromlardır, ancak olguların az bir bölümünde görüldüğü bildirilmiştir(14). Hastaların çoğunda non-spesifik EKG değişiklikleri izlenir. Wadler ve çalışma arkadaşları bir seride, %42 oranında sinüs taşikardisi, %17 olguda ventriküler ya da atrial aritmi kaydetmişlerdir(15). Tümörün perikard ya da myokardı tuttuğu durumlarda ekokardiografide normal-dışı bulgular olabilir.
    Hyalüronik asit teşhis ve takipte faydalı olabilr ancak, tam anlamı ile spesifik özellikleri bulunmamaktadır(16).C-reaktif protein, alfa-1-asid glikoprotein ve fibrinojen, adenokarsinomlu hastalara göre mezotelyomalı hastalarda daha yüksek saptanır ancak spesifik bir eşik değer bulunamamıştır. Serum Interleukin 6 (IL-6) seviyeleri akut faz proteinlerinin düzeyi ve trombosit sayısı ile korelasyon gösterir. Mezotelyomalı hastaların plevral sıvılarındaki IL-6, serumdakinin 60 ila 1400 katı düzeyinde bulunur. Her ne kadar, tüberküloz plörezide de plevral IL-6 düzeyi yüksek saptansa da, yüksek düzeyler, adenokarsinoma karşı ayırıcı tanıda önemli bir yardımcı olarak düşünülebilir(17).
    Hastalık, erken evrede, parietal plevrada lokalize kitleler ve plevral efüzyon ile ortaya çıkar. Bu evrede dahi göğüs ağrısı ve dispne olabilir. Ancak, hastalık ilerledikçe, major olarak plevral dokunun tümörü olan mezotelyoma, tüm akciğer çevresini difüz olarak tutan ve akciğeri sararak onu tuzaklayan bir şekilde teşhis edilir.Hastalar sürekli olan ve azalmayan bir ağrıdan yakınırlar. Hastalık ilerledikçe viseral plevrayı da tutabilir ve böylece loküle ya da tüm akciğeri saran plevral efüzyon izlenebilir. Bu dönemde hastalar, restriksiyondan dolayı dispne tarif ederler.
    Teşhiste, ileri dönemde tam unilateral opasite, plevral plaklar ya da interstisyel fibrosis hastaların %20’sinde PA akciğer grafisinde saptanabilir. İleri olgularda ipsilateral hemitoraksın kontraktürü ve skolyoz PA grafide görülebilir. Eğer tedavi planlanıyor ise, akciğer tomografisi ya da toraks MR, hastalığın evresini göstermede oldukça yardımcıdır. Karakteristik bir BT görüntüsü olarak hastaların %92’sinde plevral kalınlaşma (intralober fissürlerde kalınlaşma %86 hastada), %74 hastada plevral efüzyon ve %20-50 hastada ise plevral kalsifikasyon görülür(18,19). Mediastinal adenopati, tümörün mediastinuma direkt uzanımı, perikarial efüzyon ile perikarda uzanımı, göğüs duvarı ya da diafragmaya olan invazyon BT’de görülebilir. Ancak göğüs duvarı ve diafragma invazyonunu göstermede MR incelemenin daha hassas olduğu bildirilmiştir(20). Koronal planlı MR, tümörün interlober fissürdeki yayılımını ve kemik dokulara olan invazyonu daha iyi gösterir iken, plevral kalsifikasyonlar, BT’de MR’a göre daha iyi izlenebilir.  Bununla birlikte, mezotelyomada standart inceleme yöntemi toraks BT olarak kabul edilmektedir.
2-Floro-2-deoksi-d-glukoz(FDG) ile yapılan positron emisyon tomografisi(PET), malign lezyonları, benign lezyonlardan ayırmada oldukça yardımcıdır.Aynı zamanda standart ‘uptake’ değeri, sağkalım ile ters orantılı olarak bulunmuştur(21).
Plevral kalınlığı 6 mm’yi geçen hastalıkta plevral kalınlığı ile Galyum-67 ‘uptake’ taramasının ilişkili olduğu saptanmıştır(22). Single photon emission CT (SPECT) ise, tümör lokalizasyonunu belirlemede yardımcı bir metoddur(23).
Beyin, kemik ya da karaciğer metastazı ya da diğer seroza yüzeylerine olan uzanımı, her ne kadar otopsi çalışmalarında %50 oranında bildirilmişse de, hastaların ilk başvurularında, semptom ya da laboratuar olark bulgu yok ise, rutin olarak araştırılması önerilmemektedir. Bununla birlikte plevral sıvı ya da serumda CEA düzeylerine bakılması, adenokarsinoma ayrıcı tanısında yardımcı olabilir.

TANI
Bir hekime başvurduklarında hastaların çoğunda bulunan plevral efüzyondan yapılan ponksiyon ilk tanısal yöntemdir. Plevra sıvısının sitolojik incelemesi %20 ila 50 hastada tanıyı koydurur. Perkutan plevra biopsisi ile hastaların üçte birinde tanı sağlanabilir. Sitolojik incelemelerin negatif olduğu hastaların yarısından fazlasında, plevra sıvıda yapılan sitogenetik inceleme tanıyı koydurur. İğne biopsisi, malignite tanısını koydursa dahi, özellikle adenokarsinomdan ayırmada gerekli ileri histokimyasal incelemeler için yeterli materyali sağlayamaz. Bu nedenle, tanısal cerrahi işlemler ile, daha büyük doku parçaları elde etmeye genellikle gerek duyulur. Bronkoskopi, mezotelyoma şüphesi olan her hastada, endobronşial bir lezyon olasılığını incelemek açısından gereklidir.
Tanısal Cerrahi:
Özellikle, tedavi için cerrahi planlanmıyor ise, öncelikle videotorakoskopik girişim ile yeterli doku örneklemesi yapılmalıdır. Tümör, hastalıklı hemitoraksı genellikle oblitere ettiğinden VATS ile standart yaklaşım yeterli olamayabilir. Böyle durumlarda küçük bir insizyon ile toraksa ulaşarak buradan biopsi alınabilir. Genellikle, toraks içinde düzensiz kenarlı, çoğunlukla nodüler yapıda, ilerlemiş olgularda büyük plevral kitleler ya da akciğerin her yönden kalın bir parietal plevra ile tuzaklandığı izlenir. Ancak, hem torakotomi insizyonları hem de VATS portları için yapılan insizyonlarda işlem sonrasında tümör ekimine bağlı kitle görülebilir. Bu nedenle bazı merkezlerde bu bölgeler profilaktik olarak ışınlanmaktadır. Eğer preoperatif incelemeler ile evre 1 mezotelyoma öngörülmekte ve cerrahi tedavi düşünülmekte ise, tanısal girişim ile hemen arkasından tedavi için girişim aynı seansta planlanabilir. Böyle bir planda, adenokarsinomadan ayırıcı tanıyı sağlamak için ‘frozen section’ incelemeye mümkün olduğunca büyük parçalar gönderilmelidir. Aynı zamanda, ekploratris torakotomilerin, kesin tanının oldukça zor koyulabildiği bu hastalıkta, bir metastatik adenokarsinomlu hastayı gereksiz yere opere edebiliyor olma tehlikesini de beraberinde getirdiği unutulmamalı, radikal bir cerrahi işlemden önce, kesin patolojik tanı mümkün olduğunca sağlanmış olmalıdır. Kesin tanı koymanın zorlukları düşünülerek, elektron mikroskopisi incelemesi için glutaraldehit de fikse edilecek ayrı bir biopsi örneği de sağlanmalıdır.
Kemik sintigrafisi, batın ve beyin BT’leri, gerekir ise, batın ultrasonu, hastalığın direkt ya da metastatik yayılımını aydınlatmada yararlanılabilir yöntemlerdir.

EVRELEME
Mezotelyoma, temelde lokal olarak invazif olan bir kanser tipidir. Özofagusun, kostaların, vertebraların, sinirlerin ve vena cava superiorun invazyonu, sırası ile disfajiye, ağrıya, kord kompresyonuna, brakial pleksopatiye, Horner sendromuna ve superior vena cava sendromuna yol açar. Hastalarda prognostik faktörler sınırlıdır ve üzerinde Tablo 2’de özetlenmiştir.
Tablo 2. Mezotelyoma’da teşhis anındaki kötü prognostik faktörler:
Sarkomatöz histoloji
Kötü performans durumu
Plevranın primer tutulumu
Kilo kaybı
Laktat dehidrogenaz düzeyi>500
İleri yaş
İleri evre
Yüksek trombosit sayısı
Göğüs ağrısı
(Veriler 24,25,26 no’lu kaynaklardan derlenmiştir)
 
Geçmişte en çok kullanılan evreleme sistemi Butchart ve arkadaşlarının 1976’da önerdiği evrelemedir(27) ve Tablo 3’de gösterilmektedir:

Tablo 3. Butchart ve çalışma arkadaşları tarafından önerilen evreleme sistemi
Evre I
   Parietal plevra tarafından oluşturulan ‘kapsül’ ile sınırlı tümör
   (yalnızca aynı taraflı plevrayı, akciğeri, perikard ya da diafragmayı tutar)
Evre II
   Göğüs duvarını ya da mediastinal yapıları (özofagus, kalp, karşı plevra) invaze eden tümör
Evre III
   Diyafragmayı geçerek peritonu ya da kontralateral plevrayı tutan tümör
   Göğüs duvarı dışındaki lenf nodlarının tutulumu
Evre IV
   Uzak metastaz varlığı
 Bu evrelemeye karşın, daha sonraları Sugarbaker ve çalışma arkadaşları ve Rusch ile Venkatraman(28,29), mediastinal lenf nodu tutulumunun da kötü prognostik bir faktör olduğunu belirttiler. Buna dayarak, Sugarbaker, mediastinal lenf nodu tutulumuna dayanan, Butchart ve ark. tarafından tanımlanan evrelerden II ve III’ü birleştererek yeni bir evre III oluşturan, evre I’i ise lenf nodu tutulumuna göre yeni evre I ve II’ye ayıran yeni bir sistem önermiştir (28) ve bu sistemi kendi merkezlerinde uyguladıkları cerrahi rezeksiyonlara klavuz olarak kullanmaktadır (Tablo 4).

Tablo 4. Sugarbaker ve çalışma arkadaşları tarafından malign mezotelyoma için  önerilen evreleme sistemi
Evre I
   Parietal plevra tarafından oluşturulan ‘kapsül’ ile sınırlı tümör
Evre II
   Evre I özelliğindeki tümör ile birlikte intratorasik (N1 ya da N2) lenf nodu tutulumu
Evre III
   Göğüs duvarı, mediastinum, kalp, tüm diafragma veya peritonu tutan tümör veya                     ekstraplevral lenf nodu tutulumu
Evre IV
   Uzak metastaz varlığı

Buı evrelemeler ile birlikte Chahinian tarafından 1983 yılında önerilen bir başka evreleme sistemi bulunmaktadır. Bu sistemde Butchart’ın evre I olarak tanımladığı tümörler daha ayrıntılı olarak sınıflandırılmaktadır, ancak bu evrelemede, torakotomi ile saptanan gerçek tümör evresine tam uygunluk gözlenememektedir. Bu evrelemeden sonra, T evresini daha ayrıntılı olarak alt gruplara ayıran ve ‘Union Internationale Contre le Cancer’ (Uluslararası kanser-karşıtı birlik) tarafından yeni bir evreleme sistemi ortaya atıldı ise de, klinik ve/veya cerrahi olarak geniş bir kabul ile karşılaşamadı.
Uluslararası kanser ilgi grubu (IMIG), Rusch’un koordinasyonu ile 1995 yılında yeni, ayrıntılı ve önceki evreleme sistemlerinin eksikliklerini de giderme amacı taşıyan bir evreleme sistemi önerdi(31)(Tablo 5). Bu evreleme sistemi, ilk ortaya atıldığında, temel olarak hiç bir onkolojik tedavi alan ya da cerrahi tedavi gören hasta grubunun sağkalımlarına dayanarak oluşturulmamıştı. Bu nedenle bir bakıma suni özellik göstermekte idi. Ancak, malign mezotelyoma tanı ve tedavisi yapan tüm grupların verilerini sistematik bir şekilde sınıflayarak ilerideki tanı ve tedavilere klavuz oluşturabilecek bir özellikte görülmesi önerildi.
Tablo 5. Malign Plevral Mezotelyomada Yeni Uluslararası (IMIG) Evreleme
T1          T1a : Tümör aynı taraf parietal ve/veya mediastinal ve/veya diafragmatik plevra ile
                      sınırlı
                      Viseral plevra tutulumu yok.
            T1b : Tümör aynı taraf parietal ve/veya mediastinal ve/veya diafragmatik plevrayı   
                    invaze ediyor
                   Viseral plevra tutulumu var.
T2       Tümör aynı taraflı plevral yüzeylerin birini tutuyor (parietal, mediastinal,    
           diyafragmatik ya da viseral plevra) ve şu özelliklerlerden en az birini gösteriyor:
                 Diyafragma kasını tutulumu
                 Tümör viseral plevrayı geçerek alttaki parenkimin invazyonu             
T3       Lokal olarak ileri ancak potansiyel olarak cerrahi rezektabl tümör
            Tümör, aynı taraflı tüm plevral yüzeyleri tutuyor (tutuyor (parietal, mediastinal,    
           diyafragmatik ya da viseral plevra) şu özelliklerlerden en az birini gösteriyor:
                  Endotorasik fasya tutulumu
                  Mediastinal yağ dokusu içine uzanım
                  Göğüs duvarının ymuşak dokusu içine uzanım gösteren tamamen rezektabl soliter
                     tümör
                  Mural tabakayı geçmeyen perikard tutulumu
T4       Lokal olarak ileri ve teknik olarak rezektabl olmayan tümör
           Tümör, aynı taraflı tüm plevral yüzeyleri tutuyor (tutuyor (parietal, mediastinal,    
           diyafragmatik ya da viseral plevra) şu özelliklerlerden en az birini gösteriyor:
                   Göğüs duvarına diffüz uzanım ya da göğüs duvarında multifokal kitleler. Kosta
                       destrüksiyonu bulunabilir
                   Diyafragmayı geçerek peritona uzanan tümör
                   Karşı taraf plevrasına direkt uzanım gösteren tümör
                   Mediastinal organlara invazyon
                   Vertebraya direkt invazyon
                   Perikardın iç yüzünü invaze eden ya da myokardı invaze eden tümör (perikard
                     efüzyonu bulunması şart değil)
N (Lenf nodları)
Nx             Bölgesel lenf nodları saptanamıyor
N0                    Bölgesel lenf nodu yok.
N1            Aynı taraf bronkopulmoner ya da hiler lenf nodu tutulumu
N2           Aynı taraf subkarinal ya da mediastinal lenf nodu ya da aynı taraf internal meme                 
                Nodlarının tutulumu
N3           Kontralateral mediastinal, internal mem nodları, aynı taraf ya da kontralateral
             supraklavikuler lenf nodu tutulumu
M (Metastaz)
MX       Uzak metastaz varlığı saptanamıyor.
M0       Uzak metastaz yok
M1       Uzak metastaz mevcut
     Evre I
        Ia                      T1a              N0                 M0
        Ib                      T1b             N0                 M0
    Evre II                  T2                N0                 M0
    Evre III                T3                 N0                M0
                                T3                N1                 M0
                                T3                N2                 M0
   Evre IV                 T4                N0-3             M0-1
                                T1-4            N3                 M0-1
                                T1-4            N0-3             M1
Kaynak: 31

Evrelemedeki güçlüklerden biri, literatürde yayınlanan hastaların çoğunun BT gibi daha objektif yöntemler yerine, göğüs radyografisi ve semptomlar ile değerlendirilmiş olması ve bu nedenle, mevcut ya da yeni evreleme sistemine göre sınıflandırılamamasıdır. Bununla birlikte, Tablo 2’de olduğu gibi klinik sunumuna göre kötü prognoz belirlenebilmekte, özellikle, göğüs ağrısı bulunmayan hastaların sağkalımları belirgin olarak daha iyi bulunmaktadır.
Karaciğer ve karşı akciğer, metastazın en sık saptandığı organlardır. Ancak, prostat, beyin ve tiroidde de metastaz bulunabilir. Vertebra metastazları da nadir olarak bildirilmiştir.

TEDAVİ
Diğer, kanser türlerinde de olduğu gibi tedavi modaliteleri; cerrahi, radyoterapi, kemoterapi, immünoterapi, destek tedavi ve bu tedavilerin kombinasyonudur. Ancak, tedavilerin seçilme şekli ve ideal tedavi kombinasyonu, evreleme sisteminin oturmaması ve her klinik tedavi serisinde farklı kriterler göre dökümentasyon yapılması yüzünden oldukça belirsiz kalmıştır. Son IMIG evrelemesi, bu tedavi protokollerinin de standardizasyonu ve ortak değerlendirilmesini olanaklı kılmayı amaçlamaktadır.

Radyasyon Tedavisi
Malign mezotelyoma genellikle tüm bir hemitoraksı tutma eğiliminde olduğundan ve bu nedenle planlanan radyoterapi, tüm bir hemitoraksa yönelik olduğu için, hemitoraks içindeki özofagus , akciğer ve spinal kord gibi yapıların radyasyona karşı olan hassasiyeti, verilecek dozun da sınırlandırılmasını gerektirmektedir. Bu nedenle, genellikle verilen toplam doz 4500 cGy ya da daha az olmaktadır. Doxorubicin gibi bazı kemoterapötik ajanlar, verilen radyoterapinin etkisini ve tümöre olan toksisitesini arttırabilmektedir (radyosensitizasyon).
Radyoterapi, genellikle primer tedavi olarak uygulanmamakta, ya cerrahi tedaviye ek (adjuvan) olarak verilmekte, ya da, göğüs duvarı ya da mediastinumu tutan tümörlerde semptomatik palyasyon amacı ile uygulanmaktadır. Bu amaçla yapılan tedavilerin sağladığı sağkalım ise 2 yıllık %17 gibi oranlarda oldukça düşük bulunmaktadır(32). Genel olarak radyoterapi, malign plevral mezotelyomada kür sağlamaktan çok uzak bir tedavidir ve tümör radyoterapiye karşı dirençli tümörler arasında yer almaktadır.

Kemoterapi
Uygulanan kemoterapilerin Phase II çalışma sonuçlarına bakıldığında yanıt oranlarının %15 ila %40 arasında olduğu görülebilir. Bu farklılığın nedeni, hasta seçim kriterlerinin değişkenliği, teşhis kriterlerindeki çeşitlilik ve bazı çalışmalarda değerlendirme için BT kullanılmamış olmamasıdır. Kemoterapi ajanlarının kombinasyon halinde kullanımının, tek ilaç tedavisine göre de üstünlüğü gösterilememiştir. Bir randomize faz II çalışmada, sisplatin + doksorubisin’e yanıt %13 iken, sisplatin+mitomisin’e yanıt %28 olarak bildirilmiştir, ancak, iki ayrı tedavi rejiminin verildiği gruplar arasında anlamlı bir sağkalım farkı bulunamamıştır(33). Daha yeni bir tedavi uygulaması ile, Byrne ve çalışma arkadaşları, bir faz II çalışmada, 21 hastada sisplatin ve gemsitabin’e yanıtı %48 olarak bulmuşlardır(34). Daha etkili olabilecek yeni ilaçlar ile, hem tek başına kullanım, hem de, cerrahi tedavi öncesi ve sonrası kullanımlar için çalışmalar sürdürülmektedir. Anti-angiogenik (yeni damarlanmaları önleyen) tedaviler de çalışma aşamalarındadır.

İmmünoterapi
İnterferonlar, mezotelyomada, hem diferansiyasyonu kolaylaştıran hem de anti-proliferatif etkileri olduğu bilinen maddelerdir. Yapılan bir çalışmada, Interferon-g verilen 89 hastadan 8’inde komplet yanıt, 9’unda parsiyel yanıt saptanmış, tüm yanıt oranı %20 olarak bulunmuştur(35). Evre I hastalarda ise bu yanıt oranı %45 olarak bulunmuştur.
IL-2 tabanlı immünoterapiler ise, yoğun olarak araştırılan immünoterapi protokolleridir. Bu konuda yapılan en geniş araştırma Astoul ve çalışma arkadaşları tarafından 22 hastada intraplevral IL-2 kullanımının sonuçlarını bildiren çalışmadır(36). Bu çalışmada,  11 hastada parsiyel, 1 olguda tam yanıt saptanmıştır. 2 yıllık sağkalım %58, 3 yıllık sağkalım ise %41 gibi oldukça yüksek oranlarda bildirilmiştir.

CERRAHİ TEDAVİ
Radyoterapi ve kemoterapi sonuçlarındaki kısıtlılıklar, cerrahi tedaviyi ana tedavi basamaklarından biri haline getirmiştir.  Yapılan cerrahi ikiye ayrılır: Tedavi amacı ile yapılan cerrahi işlemler ve palyasyon amacı ile yapılan cerrahi işlemler.
Palyatif amaçlı yapılan işlemlerden, cerrahi adayı olamayacak plevral efüzyonlu hastalara VATS ile talc plörodezis yapılması gelmektedir.Torakotomi ve parsiyel plörektomi, VATS ile boşaltılamayan loküle plevral efüzyonlu hastalarda uygulanabilir. Plevral efüzyonu için nispeten major böyle ameliyatların riskli olduğu düşünülen hastalarda, plevral efüzyon nedeni ile dispne oluşuyor ise plöroperitoeal şant (Denver) uygulanabilir.
Tedavi amacı ile uygulanan tedaviler ise, ekstraplevral pnömonektomi, plörektomi/dekortikasyon olarak ayrılır. Son çalışmalara kadar, ekstraplevral pnömonektominin dekortikasyon/plörektomiye göre üstünlüğü tartışmalı idi. Çünkü, ilk kez, ekstraplevral pnömonektomi sonuçlarını Butchart bildirdiğinde, bu olgularda %30 gibi çok yüksek oranda mortalite gerçekleştiği görüldü(27). Bu oran bir çalışmada 1991 yılında %15 olarak bildirildi(37). Bu oran, takip eden yıllarda, daha iyi preoperatif akciğer ve kalp incelemeleri, daha iyi hasta seçimi ve rezektabiliteyi daha hassas olarak belirleyebilmemiz, daha iyi bir postoperatif hasta bakımı sayesinde daha düşük oranlara geriledi. Ekstraplevral pnömonektomide, difüzyon kapasitesi çok önemlidir, çünkü; ameliyat sonrası kalacak akciğerin de maruz kalınan asbest nedeni ile oluşan interstisyel fibrosise bağlı gaz alışverişi kapasitesi genellikle düşer. Bu düşüşün miktarını preoperatif olarak belirlemek, postoperatif morbidite ve mortaliteyi önlemede önemli bir adımdır.
Tablo 6’da, yapılan en son çalışmaların da dahil edildiği bir cerrahi karşılaştırma görülmektedir (29, 38, 39, 40, 41)
    Tablo 6. Ekstraplevral Pnömonektomi Sonuçları
Araştırmacı                      Hasta Sayısı    Operatif Mortalite    2-yıllık Sağkalım
Butchart ve ark., 1976             62                 % 31                      % 10
DeValle ve ark., 1986             33                 % 9                         % 24
Rusch, 1991                            20                % 15                        % 33
Allen ve ark., 1994                  40                % 7.5                       % 25
Sugarbaker ve ark., 1999        183              % 3.8                       % 35.

Görüldüğü gibi, son çalışmada Sugarbaker ve çalışma ark., operatif mortaliteyi %3.8 olarak bildirmiş, tüm hücre tiplerinde 2 yıllık sağkalım ise %35 olarak verilmiştir. Bu seride, epitelial tipin, nodal tutulum bulunmamasının ve komplet rezeksiyonun, istatistiksel olarak anlamlı iyi birer prognostik faktör olduğu bulunmuş ve epitelial tipte tümörü olan, komplet rezeksiyon yapılan bir nodal tutulum görülmeyen en iyi sağkalıma sahip 31 hastada sağkalım 2-yıllık %68, 5 yıllık %46 olarak bildirilmiştir.Bu çalışmada, hastalar, ameliyet sonrası tümör durumları ve piyesin patolojik incelemesi ne olursa olsun kemoterapi ve eksternal ‘beam’ radyoterapi almışlardır. Araştırmacılar, yapılan cerrahi tedavinin tüm radikalliğine karşın, mezotelyomanın biolojik özelliklerinden dolayı işlemin bir çeşit ‘sitoredüksiyon’ sayılacağını, yani tüm tümör hücrelerinin tamamen çıkarılmasının olanaksız olduğunu, bu nedenle eklenen kemo ve radyoterapinin çok gerekli olduğunu ve elde edilen sonuçların iyimserliğinde bu etkenlerin etkili olduğu bildirmektedirler(41). Ayrıca, mediastinal lenf nodu tutulumunun ve sarkomatöz tipteki tümörlerde başarı şansı ve sağkalım çok kısıtlı olduğundan, preoperatif mediastinoskopi ile nodal tutulum saptanan hastalar ile sarkomatöz tip saptnan hastalarda cerrahi tedaviden kaçınılması gerektiğini belirtmişledir(41). Ayrıca bu çalışmada, sıkı hasta seçim kriterinin de uygulandığı bildirilmiştir.
    Sonuç olarak, malign plevral mezotelyoma, kesin tedavisi henüz belli olmayan bir malignitedir. En uygun tedavi ve prognostik faktörler, çok daha ayrıntılı özellikte oluşturulan son IMIG evrelemesine göre dökümentasyonu yapıldığında daha iyi anlaşılabilecektir. Şu ana dek yapılan çalışmalara göre, cerrahi + kemoterapi + radyoterapi’den oluşan trimodal tedavi en etkin tedavi gibi gözükmektedir. Cerrahi uygulanamayan hastalarda, Kemoterapi, radyoterapi ve diğer cerrahi işlemler, palyatif yararlar sağlayabilmektedir.




Kaynaklar
1. Peto J, Hodgson JT, Matthews FE et al. Continuing increase in mesothelioma mortality. Lancer 1995; 345:535-539.
2. Wagner JC, Slegg CA, Marchand P. Diffuse pleural mesotheliomas and asbestos exposure in Northwestern Cape Province. Br J Ind Med. 1960;17:260-265.
3. McDonald JC. Health implications of environmental exposure to asbestos. Environ Health Perspect 1985;62:319-328.
4. Yates DH, Corrin B, Stidolph PN, et al. Malignant mesothelioma in south east England: Clinicopathological experience of 272 cases. Thorax 1997;5:512.
5. Peto J, Seidman H, Selikoff IJ. Mesothelioma mortality in asbestos workers: implications for models of carcinogenesis and risk assessment. Br J Can 1982;45:124-135.
6. Barış YI. Asbestos and erionite related chest diseases. Ankara, Türkiye: Semik Ofset Matbaacılık, 1987.
7. Lernman Y, et al. Radiation associated malignant pleural mesothelioma. Thorax 1991;46:463.
8. Rom WN, Travis WD, Brody AR. Cellular and molecular basis of the asbestos related diseases. Am Rev Respir Dis 1991;143:408.
9. Heintz NH, Janssen YM, Mossman BT. Persistent induction of c-fox and c-jun expression by asbestos. Proc Natl Acad Sci USA 1993;90:3299.
10. Monti G, Jaurand MC, Monnet I, et al. Intrapleural production of Interleukin 6 during mesothelioma and its modulation by -interferon treatment. Cancer Res 1994;54:4419
11. Dhaene K, Van Marck E, Kumar-Singh S, et al. Telomerase activity in human pleural mesothelioma. Thorax 1998;53:915.
12. Kannerstein M, Churg J. A critique of the criteria for the diagnosis of diffuse malignant mesothelioma. Mt Sinai J Med 1977;44:485.
13. Hillerdal G. Malign mesothelioma 1982: review of 4710 published cases. Br J Dis Chest 1983;77:321.
14. Gerwin BI, Lechner JF, Reddel RR, et al. Comparison of production of transforming-beta and platelet-derived growth factor  by normal human mesothelial cells and mesothelioma cell lines. Cancer Res 1987;47:6180.
15. Wadler S, Chahnian AP, Slater W, et al. Cardiac abnormalities in patients with diffuse malignant pleural mesothelioma. Cancer 1986;58:2744.
16. Hillerdal G, Lindqvist U, Engstrom AL. Hyaluronan in pleural effusions and in serum. Cancer 1991;67:2410.
17. Nakano T, Chahnian AP, Shinjo M, et al. Interleukin 6 and its relationship to clinical parameters in patients with malignant pleural mesothelioma. Br J Cancer 1998;77:907.
18. Grant DC, Seltzer SE, Antman KH, et al. Computer tomography of malignant pleural mesothelioma. J comput Asist Tomogr 1983;7:626.
19. Leung AN, Muller NL, Miller RR. CT in differential diagnosis of diffuse pleural disease. Am J Roentgenol 1990;154:487.
20. Rusch VW, Godwin JD, Shuman WP. The role of computed tomography scanning in the initial assessment and follow-up of malignant pleural mesothelioma. J Thorac Cardiovasc Surg 1988;96:171.
21. Bernard F, Sterman D, Smith RJ, et al. Prognostic value of FDG PET imaging in malignant pleural mesothelioma. J Nucl Med 1999;1241:40.
22. Yoshida S, Fukumoto M, Motohara T, et al. Ga-67 tumor scan in malignant diffuse mesothelioma-comparison with CT and pathological findings. Ann Nucl Med 1999;13:49.
23. Watanabe N, Shimizu M, Kameda K, et al. Thallium-201 scintigraphy in malignant mesothelioma. Br J Radiol 1999;72:308.
24. Antman K, Shemin R, Ryan L. Malignant mesotheliomaz: prognostic variables in a registry of 180 patients, the Dana-Farber Cancer Institute and Brigham and Women’s Hospital experience over two decades:1965-1985. J Clin Oncol 1988;6:147
25. Curran D, Sahmoud T, Therasse P, et al. Prognostic factors in patients with pleural mesothelioma: the European organization for reseasrch and treatment of cancer experience. J Clin Oncol 1998;16:145.
26. Herndon JE, Green MR, Chahnian AP, et al. Factors predictive of survival among 337 patients with mesothelioma treated between 1984 and 1994 by the Cancer and Leukemia Group B. Chest 1998;16:145.
27. Butchart EG, et al. Pleuropneumonectomy in the management of diffuse malignant mesothelioma of the pleura. Experience with 29 patients. Thorax 1976;31:15.
28. Sugarbaker DJ, et al. Node status has prognostic significance in the multimodality therapy of diffuse, malignant mesothelioma. J Clin Oncol 1993;11:1172.
29. Rusch VW, Venkatraman E. The importance of surgery in the treatment of malignant pleural mesothelioma. J Thorac Cardiovasc Surg 1996;111:815.
30. Chahinian AP. Therapeutic modalities in malignant pleural mesothelioma. In Chretien J, Hirsch A (eds):Diseases of pleura. New York:Masson, 1983.
31. Rusch VW. A proposed new international TNM staging system for malignant pleural mesothelioma. From the International Mesothelioma Interest Group. Chest 1995;108:1122.
32. Ball DL, Cruikshank DG. The treatment of malignant mesothelioma of the pleura:review of a 5-year experience, with special reference to radiotherapy. Am J Clin Oncol 1990;13:4.
33. Chahnian AP, Antman K, Goutsou M, et al. Randomized phase II trial of cisplatin with mitomycin or doxorubicin for malignant mesotheliomaby the Cancer and Leukemia Group B. J Clin Oncol 1993;11:1559.
34. Byrne MJ, Davidson JA, Musk AW, et al. Cisplatin and gemcitabine treatment for malignant mesothelioma: A phase II study. J Clin Oncol. 1999;17:25.
35. Boutin C, Nussbaum E, Monnet I, et al. Intrapleural treatment with recombinant gamma-interferon in early stage malignant pleural mesothelioma. Cancer 1994;74:2460.
36. Astoul P, Picat-Joosen D, Viallat JR, Boutin C. Intrapleural administration of interleukin 2 for the treatment of patients with malignant pleural mesothelioma: a phase II study. Cancer 1998;83:2099.
37. Rusch VW, Piantadosi S, Holmes EC. The role of extrapleural pneumonectomy in malignant pleural mesothelioma.J Thorac Cardiovasc Surg 1991;102:1.
38. Allen KB, Faber LP, Warren WH,. Malignant pleural mesothelioma: Extrapleural pneumonectomy and pleurectomy. Chest Surg Clin North Am 1994;4:113.
39. DeLaria GA, Jensik R, Faber LP, et al. Surgical management of malignant mesothelioma. Ann Thorac Surg 1978;26:375.
40. DeValle MJ, Faber LP, Kittle CF, et al. Extrapleural pneumonectomy for diffuse, malignat mesothelioma. Ann Thorac Surg 1986;42:612.
41. Sugarbaker DJ, Flores DM, Jaklitsch MT, et al. Resection margins, extrapleural nodal status, and cell type determine postoperative long term survival in trimodality therapy of malignant pleural mesothelioma: Results of 183 patients. J Thorac Cardiovasc Surg 1999;117:54.